KÜLTÜREL DEVİNİM VE ÖTEKİLEŞTİRME

0
KÜLTÜREL DEVİNİM VE ÖTEKİLEŞTİRME

KÜLTÜREL DEVİNİM VE ÖTEKİLEŞTİRME
Kültürel devinimi konuşabilmemiz için öncelikle kültürü konuşmak gerekir. Kültür nedir?
Bizim için önemi nedir? Varlığımız ne kadar kültürle ilişkilidir? Bu soruların cevabını bulabilirsek
kültürel devinimi daha doğru kavrayabiliriz.
Kültür insanın beden, ruh, zihin yapısını etkileyen; konuşma, düşünme ve davranışlarını
tetikleyen, kendi örf, adet ve geleneklerinden beslenmiş toplumsal kurallar bütünüdür diye ifade
edebiliriz. Bu kurallar çerçevesinde insanlar kendi değerlerini, kurallarını , yaratılarını oluşturur ve
hayatına katar. Bu sebeple toplum değerleriyle örtüşmemiş bir tarza, kültür demek zordur.
Geçmişten aldığımız değerler günümüz dinamikleriyle birleşerek toplumsal yaşantımıza yön
vermemizi sağlar.
Kültür olguları ister ileri olsun , ister geride kalsın bütün toplumların düzeyini etkiler, kültür
bir nevi evrenseldir diyebiliriz. Bunu Orta Çağ Avrupasıyla , Anadolu coğrafyasının gelişim düzeyini ele
alarak açıklayabiliriz. Dönemin Osmanlı Devleti , dünyanın süper gücü olma yoluna giderken Orta Çağ
Avrupasında insanlar skolastik düşünce çerçevesinde düklerinin ,papazlarının etrafında
konumlanmışlar ; onların birer kölesi gibi hareket etmişlerdir. Müslüman coğrafyaya bu şekilde
saldırdıkları gibi kendi mezhepsel kavgalarından dolayı da birbiri arasında çok kan dökmüşlerdir.
O dönem ipek ve baharat yollarının hakimi Osmanlı Devleti ise parasını altın olarak piyasaya
sunuyordu. Doğu’ya karşı bütün savaşları kaybetmiş Avrupa Devletleri ise sosyal ve ekonomik yeni
yollara başvurmuştu. Yeni dünyanın keşfiyle birlikte kendi icatlarını geliştiren Avrupa Devletleri
endüstri çağını başlatmış ve üretim ekonomisini elinde tutmaya başlamıştı. Bunun karşısında Osmanlı
İmparatorluğu yavaş yavaş beceriksiz yöneticilerin ve dinsel hurafelerin etkisiyle yenilikçi paşalarını ve
hükümdarlarını yok etmeye girişmiş, ekonomik gücüne fetih politikası dışında yeni bir yaklaşım
getiremediği için de yok olmaya başlamıştır.
Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethederken çağının ileri bir entelektüeli olduğu akıl ve
bilimden beslendiği unutulmamalıdır. Sadece savaş gücü değil çağın kültürüne de hakim olduğunu
bilmek gerekir. Nitekim Avrupa kendi yenilik hareketlerinde , o dönem daha ileri bulunan Doğu
toplumları onların bilim ve sanat kitaplarının çevirilerinden beslenmişlerdir. Fakat okuma , kültür ,
nitelik olarak ileri olan Osmanlı zaman içerisinde kendi dininin ilk ayetinin ‘’Oku. Seni yaradan
Allah’ın adıyla oku.’’ ayetini unutmuş, kendi değerlerini köhneleştirme yoluna gitmiştir. Son
zamanlarda yapılan yenileşme hareketleri ise toplumda yer bulmadığı için havada kalmış,
yöneticilerin kültürel anlamda toplumundan uzak durması sadece Batı özentisiyle kalması da
çözülmeyi hızlandırmıştır. İleri düşünce inşaları da daha çok Avrupa’da çalışma gösterdikleri için
toplum gerçeklerine uygun davranamamıştır. Bu süreçte Avrupa’ya baktığımızda Reform

hareketleriyle din ve vicdan hürriyetini sağlamış, Rönesans ile akıl, bilim ve sanatı kendi hayatında
egemen kılmış, matbaanın keşfi ve Fransız İhtilali’yle Dünya Savaşına girmeden toplum bilincini
neredeyse tamamlamıştır.
Avrupa’da millet anlayışı gelişirken Osmanlı’da , Osmanlı vatandaşlığı kavramına yer verilmiş
fakat bu kendi öz Türk insanından ziyade azınlıklar ve ,topraklarımızda yaşayan diğer milletlere
ayrıcalık olarak ele alınmıştır. Bu da coğrafyamıza gözünü diken Batı devletleri için güzel bir fitne
çıkarma bahanesi olmuştur.
Anadolu bulunduğu konum itibariyle İlkçağ’dan beri hep göz önünde bulunan bir coğrafyadır.
Nice devletler bu topraklarda nice emeller gütmüşler; bu coğrafyada nice badireler atlatmışlardır.
Hitit’i , Roma’sı , Osmanlı’sı, Selçuklu’su nice kültür geçişlerine sebep olmuşlardır. Nitekim Türkler de
Anadolu’ya ilk girdiğinde burası Bizans toprağı bir Rum diyarıydı. Bu sebepten olsa gerek ki, Fatih
Sultan Mehmet İstanbul’u fethettiğinde ‘biz aynı zamanda’ ‘’3. Roma İmparatorluğu’nun devamıyız’’
diyerek gelmiş geçmiş bütün imparatorlukların değerlerinden besleneceğini belirtmiştir.. Aynı şekilde
Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk ‘’Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli kültürdür’’
ve ‘’Ben Hitit’im.Bu Ülke Hitit’in güneşiyle yeniden doğacaktır’’ derken Anadolu’nun yeniden
aydınlanmasını temelden ele alacağını göstermiş, çalışmalarını ona göre yapmış , savaştan çıkmış bir
halktan bir millet yaratmayı başarmıştır. Onuncu Yıl Marşı’ndaki ‘’10 yılda 15 milyon genç yarattık her
baştan’’ dizleri de bunun gururudur. Yeniden toplum fikri hür ,vicdani hür, irfanı hür nesiller yetişmesi
konusunda önemli adımlar atmaya başlamıştır. Modern eğitim hamleleri , Türk dili ,Türk tarihi gibi
kurumlarıyla çağın ilerisinde bir ulus yaratılmış. Anadolu toprağı kendi kültürünü, tarihini keşfetmeye
başlamıştı. Artık Anadolu toplumuna Osmanlı değil , Türk milleti deniliyordu.
Nitekim bu genç cumhuriyet tam kendini gerçekleştirmişti ki, Türk milleti Ata’sın kaybetmiş
daha sonra gelen siyasetçiler Atatürk’le siyaset yapmış olmalarına rağmen onun izinden doğru
gidememiş ve devrimlerin oturmasına yeterince yardımcı olmamışlardı. Kendinden sonra gelen siyasi
çalkantılar çok partili hayata memleketi geçirse de O’nun istediği gibi olamamış demokrasi siyasi
idam ve darbelerle yara almıştı. Demokratik değerlerle değişmeyen siyasal düzenler toplumda zaman
içerisinde kutuplaşmasına ayrışmasına sebep olmuştur. Mendereslerin idamıyla başlayan çatışma
dönemi bir rövanş duygusuyla Deniz Gezmişlerin idamıyla devam etmiş , ‘’hak geçmesin diye sağdan
da soldan da astık diyen’’ 80 darbesi dönemiyle noktalanmıştır. Toplumda yaratılan kutuplar kültürel,
sosyal ve ekonomik gelişimiz de engellemiştir. İkinci Dünya Savaşı’nda burnu bile kanamayan Türkiye
Cumhuriyeti yine geçmişteki gibi Avrupa ve yeni dünya aktörü ABD’nin etkisine girmeye maalesef
başlamıştır.

Şimdi burada şu soruyu , sorabiliriz:
Günümüzde Almanya iki dünya savaşı geçirip çok ağır şekilde yenilmesine rağmen neden
dünyanın en güçlü ülkelerinden?
Fransa tarihten bu yana bir çok yönetsel badire geçirmesine rağmen neden şu an dünyada
sözü dinleniyor?
Japonya atom bombasını yiyip ,nerdeyse 50-100 yıl geriye gitmesine rağmen nasıl şu an
dünyaya teknoloji satıyor?
Peki neden Türkiye Cumhuriyeti daha 100 yılını tamamlamamasına rağmen nerdeyse
tamamen dışa bağımlı, işsizlik ve yoksulluğun bir ülke haline gelmeye başlamıştır.
Mesele odur ki, Almanya , Fransa, Japonya , ABD ya da günümüzde başka güçlü dediğimiz
devletler tabi ki çok acılar çektiler. Demokrasilerini oturtmak için iç savaşlarını yaşadılar, aynı ülke bir
imparatorluk sonra hemen cumhuriyet sonra yine imparatorluk oldu. Çıkar çatışmalarına fazlasıyla
girdiler ve zaman zaman kendi kuyularını da kendileri kazdılar. Sonunda mücadelelerini kendi
toplumsal dinamikleriyle verdiler ve kendi kadim kültürlerini yarattılar. Bizde bu yöndeki gelişme
kendi içimizden ziyade yedi düvele verilen bir Kurtuluş Savaşı ve kurucularımızın bize hediye ettiği
cumhuriyet şeklinde oldu. Bu sebepten tam olarak içselleşemediğini söylemek mümkün. Cumhuriyet
bizde zaman içerisinde ayrışma aracı olarak kullanıldı. Bu durum dindar-laik, sağcı-solcu ve Türk Kürt
ayrıştırılması olarak önümüze çıktı. Cumhuriyetin değerlerinden faydalanan terör ve cemaat ,
cumhuriyete düşman oldu.
Başlangıçtaki siyasal ayrılma kültürel ayrışmaya yansımış, Toplumun milliyetçi muhafazakar
yöneliminden faydalanan sağ partiler ,kültürü toplumun bu değerlerini geliştirmekten ziyade bir
kitleyi elinde tutma aracı olarak kullanmıştı. Bunun karşısında gelişen sol partiler de kültürü , sanat
estetik değerleriyle beslemesine rağmen halka bunu halkın değerlerine uygun şekilde aktaramamış
kendi toplumuna sağ partiler kadar hitap edememiş, üstüne kendi içindeki çekişmelerden dolayı bir
çok bölünmeye maruz kaldığından halkın gözünde yeterince bir güven telkin edememişlerdi. Bu
durum biraz da Anadolu değerlerimizi düşünce ve davranış olarak yeterince içselleştirememizle
ilgiliydi. Bugün bile eğer Hacı Bektaş Veli’yi benimseyen biri gördüğümüzde kesin solcudur ya da Hz.
Mevlana’yı benimseyen biri gördüğümüzde kesin sağcıdır diyebiliyoruz. Ya da aynı sözü eski Türkçeyle
dersen sağcı oluyorsun , yeni Türkçeyle dersen ya da akademik bir dil kullanırsan solcu olabiliyorsun.
Yani kendi kültürel değerlerimizi , dilimizi bile ötekileştirdiğimiz sonucu ortaya çıkabiliyor buradan.
Anadolu rönesansını anlamadan Avrupa rönesansını anlamaya çalışmak da kültür açısından bizi iki

arada bir derede bırakmış bir pinpon topu gibi git gellerin eşiğine bizi sürüklemiştir. Bu kadar
güzelliğimiz varken neden bu değerlerimizi bir kültür olarak dışarıya ihraç edemiyoruz? Neden bir
Şekspir kadar bir Itri, bir Yunus ,bir Pir Sultan Abdal neden dünyada konuşulmuyor? Neden bu kadar
zengin ve dünyada yaygın konuşulan bir dilimiz varken dünya dillerinde bu kadar ötekiyiz? Neden
bizim dünyaya açılan Hollywood , Bollywood gibi bir sanat kapımız yok ya da İsveç gibi ödül veren bir
bilim ,sanat, kültür akademimiz…. Bütün bunlar üzerine doğru düşünüp sadece ithal kültürden
beslenmemeliyiz. Değilse Amerikan aksanıyla Türkçe konuşan gençler çoğalacak, üretmekten ziyade
anlık hazcılık daha çok artacak, tüketimin artığı ve küreselleşen dünyada daha edilgen kalmak
mecburiyetinde kalacağızdır.
Türkiye ne doğudur ne batı. Farklı bölgeler arasından kalmış şahsına münhasır gelenektir.
Onun için ne doğu olmaya çalışmak ne de tamamen batıya yönelmek anlamsızdır. Onun için kendi
kültürüne bilimsel bakması ve bölgelerindeki dinamikleri inşaların yaşantısı ve beklentisine uygun
olarak tanımlaması gerekmektedir. Farklı yaşantılar ,farklı kültürler ,farklı mezhepler ya da farklı
etnisiteler bir ayrışma değil zenginlik aracı olarak görülmelidir. Kültür insanları yaşadığı ,var olduğu
toplumu gören bilen ve aynı zamanda evrensel olup dünyadaki değişimleri de yakalayabilmiş insanlar
olmalıdır. Farklı diller, farklı inançları bilip fakat etnisite ve mezhep ayrımından uzak durmalıdır. Aksi
takdirde daha önce bahsettiğimiz gibi geçmişteki siyasi davalardan dolayı olan idamların, darbelerle
gelen siyasi çalkantıların ve ülkemizin son 30 yılını kemiren cemaat ve terör olgusundan çıkamayacak
yeni çalkantılara ve ötekileştirmelere sebebiyet verecektir. 1980 darbesi olduğunda bile ülkemiz ,
günümüzden marka değeri üretebilmiş bir çok ülkeden bile sosyoekonomik olarak ilerdeydi. Ama
şimdilerde var olan markalarını neredeyse kaybetme noktasına gelmiştir. Bu sebeple geri kaldığı
düşünülen ya da geri bırakılmakla şikayet edilen bölgelerde istihdam ve eğitim artırılmalı doğru
yöneticilerle bölgesel kalkınma hamlelerine destek verilmeli fakat israftan uzak durulmalıdır. Aynı
zamanda insanların giyimiyle, diniyle, diliyle uğraşılmamalı ortak değerlerimiz üzerinden insanlar
birbiriyle iletişim kurmalıdır. Stratejik ve politik beklentilerimiz ise diplomatlarımız tarafından doğru
dünyaya lanse edilmeli ve kendi halkımızın burnu bile kanamalıdır. Ancak ve ancak, tekrar millet
olma bilincini böyle yakalayabiliriz. Bugün tamamen sömürge yapan devletlerin gönderdiği halklardan
bir millet oluşturmuş kendi kültürü bile doğru düzgün olmayan ABD’de yaşayan bir Çinli
‘’Amerikalıyım’’ diyebiliyorken , yüzyıllardır bu topraklarda yaşayan bir Kürt’e , bir Ermeni’ye ‘’Ne
mutlu Türk’üm diyene’’ dedirtemiyorsak elbetteki bu bizim ayıbımızdır. Devrimleri ve cumhuriyeti
doğru anlatamamamızla ilgilidir. Eğer camileri ahır yaptılar söylemine karşı , diyaneti cumhuriyet
kurdu diyemiyorsak bu bizim bilgisizliğimizdir. Eğer Lozan 100 yıl geçerli yalanına halkımız
inanıyorlarsa okuma kültürünü yeniden yeşertemememizdendir.

Türkiye hem bir Avrupa ülkesi, hem bir Asya ülkesi, hem bir İslam ülkesi hem de diğer
inançların kutsal kabul ettiği bir çok değere sahip olan bir ülkedir. Hem de bir çok medeniyetin geçiş
noktası olduğu için de tarihsel ve doğal zenginliklere sahip olduğu bilinen bir ülkedir ama maalesef
tanınırlık olarak 5-6 asırdır eyaletimiz olan kalmış Yunanistan’ın bile gerisindedir.
Ülkemiz bunu ancak yeni bir vizyonla aşabilecektir. Kendi yarattığı endüstri değerlerini
dünyaya kabul ettirerek, Japonya gibi okuma kültürünü kendi halkında egemen kılarak, Alman malı
gibi Türk malı yaratarak, Soykırım yapan Fransa yöneticileri bile nasıl Fransız İhtilali’ne sahip olduysa
aynı şekilde sevilir sevilmez ama kuruluş felsefemiz cumhuriyete sahip yöneticilerinin olduğu
yöneticilerle bu işi başaracaktır. Bunları sağlayabildiğimiz takdirde çağın getirdiği iletişim, sosyal
medya olanaklarıyla da bunu daha etkili kılmak mümkündür.
Yüzyıllardır acılar yaşayan bu topraklar elbette türlü güzellikleri barındırmaktadır. Bu
sebepten bu topraklarda oynanan oyunlar hiçbir zaman başarıya ulaşamamıştır. Yüzyıllardır iç cephe
ve dış cephede mücadele eden bu topraklar elbet kendi kadim kültürünü de oluşturacaktır. Onun için
kendi dinamiklerimizde ne yaşarsak yaşayalım yine yeşereceğiz, küllerimiz tohum, tohumlarımız
tekrar bu acılardan beslenip büyüyen ağaçlar olacak.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün manevi mirası akıl ve bilimin izinden gidildiği sürece de
hedeflerimize daha tez varacağımız ümidindeyim. Bu 10 Kasım’da Türk halkı için dileğim budur.

Saygılarımla
Onur ÇİMEN

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz