Devletler, merkezi değerleri ve kurulduğu ideolojiyi korumaya çalışırlar. Bunu da bürokratlar aracılığıyla sağlarlar. Bürokratlar, devletin değerlerini merkezden çevreye yayarak kamusal görevlerini yaparlar. Yayılan değerler sisteminde bürokratların kendilerinde gördükleri kamusal güç ‘’bürokratik aşkıncılık,’’ , bürokrasi görevini ifa etmesi de kendilerini bir merkezin ilgili makama getirmesi suretiyle de ‘’devletçi-seçkinci’’ yapı olarak açıklanabilir. Seçilmiş bu bürokratların sosyal statüsü yukarı yönlüdür. Çünkü var olan siyasi merkezin politikalarını da çevreye uygulayan bu yapı kendilerinin devlette kritik pozisyonlara da sahip olmasını gerektirir. Zaten mevcut siyasi irade kendi bürokratlarını kendi siyasi çizgisinden seçmek durumundadır ki bu devletçi-seçkinci grup siyasi iradenin dışında faklı bir adım atmasın. Bu yönüyle bürokratlar merkezle uyum içinde çalışarak, çevreye kendilerini siyasi iradenin temsilcisi olarak da lanse edebilirler. Bu durumun aksine, çevrede devlet görevlileri yer almazken yönetimi etkileyecek bir yapıya sahip değildir. Yani merkez etkenken çevre edilgen ya da merkez yönetsel açıdan aktifken çevre pasif durumdadır. Bundan dolayı eğer merkezin çalışmaları çevreyi rahatsız eden derecede olursa merkez ve çevre arasında yöneten yönetilen çelişkisi ortaya çıkmaya başlar.
Türk siyasetine baktığımız zaman merkez ve çevre ilişkisi bağlamında Osmanlı’dan bu yana padişah, sivil, askeri ya da yargısal merkezler görülür. Bu oluşumlar merkezler de vesayet olarak yorumlanır. Bu durum Padişah’ın ‘’Allah’ın kılıcı’’olması durumundan dolayı çevrenin teba olarak görülmesinden başlayarak , özellikle Fransız İhtilali ile oluşan süreçten itibaren tanzimat ve ıslahat fermanları aracılığıyla kademeli olarak meşruti meclisler merkez haline gelmiş, Cumhuriyet döneminden itibaren oluşturulan Millet Meclisi ve onun oluşturduğu bürokratik yapıyla birlikte çevre kavramı teba kavramından ulus kavramına doğru evrilmiştir. Gerek Osmanlı döneminde gerekse Cumhuriyet döneminde merkezin var olan düzeni her durumda korumaya çalışması ya da gerçekliliğini kaybetmemesi durumu aşkıncılığa yol açmış. Bu da bizlere aşkın devlet tanımını getirmiştir. Aşkın devlet örneği olarak Cumhuriyet döneminde İstiklal Mahkemeleri ya da gerekirse ülkenin kurtuluşunda görev almış kişilerin bile kurulmuş yeni sisteme tehdit olarak görülüp yargılanmaları ve siyasi düzlemden uzaklaştırılmaları söylenebilir. Bu durum Osmanlı’da ise bir savaşçı militan yetiştirmek ve fetihlerde de muazzam katkıları olan yeniçerilerin daha sonraları kurulmaya çalışılan yeni düzenden dolayı bir tehdit olarak görülüp kaldırılmaları şeklinde karşımıza çıkmaktadır.
Osmanlı döneminde merkezde bulunan bürokrasi önceleri tamamıyla padişaha hizmet ederken gelişen dinamikler ekseninde ve kademeli olarak demokrasiye geçilen süreçte devletin bürokratı olma yönüne evrilmiş ,hatta yerine göre padişahların üstünde hareket edebilmişlerdir. Değişen dünya algısında tek tip bir merkezi bıraktırmış , yeni dünyaya uygun uygulamalarla var olan bürokratlar veya devlet yöneticileri tarafından farklı merkezler yaratılmıştır. Böylelikle tamamen padişaha ait kamu gücü halka mal edilmeye başlanmış merkez-çevre arasındaki kopukluk kademeli olarak giderilmeye çalışılmıştır. Bunların çeşitli zaman aralıklarıyla yapılan reformlar ve devlet kurum ve kuruluşlarının modernizasyonu şekliyle olduğu söylenebilir.
Merkez çevre ilişkisi Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyetin ilk yıllarında daha farklı tecelli etmiştir. Burada Kemalist rejim yanlısı gruba’’ birinci grup’’ denirken ki bu grup yeni kurulan Türkiye devletinin resmi ideolojisinin temsili olarak merkezde kurumsallaşmıştır. Kemalistlerin karşısında olan ikinci grup bizlere yeni rejimin ilk çevresinin oluşumunu gösterir. Nitekim İkinci grubun da desteklediği kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası yeni oluşan çevrenin siyasete kurumsal olarak ilk yansımasıyken tabanında bulunan gerici unsurların partiden güç almasıyla yeni kurulan merkez için tehdit haline gelip, büyüyen tehditle birlikte yaşanan Şeyh Sait İsyanı ile kapatılmış bu süreçten sonra devletçi-seçkinci grup olan bürokratların aşkın statüsü gerek merkezde gerek çevrede artırılmıştır. İkinci deneme olan Serbest Cumhuriyet Fırkası ise merkezin yeni bir çevre yaratma istemesiyle doğmuş fakat yine anti-Kemalist çevrenin baskın hale gelmeye başlamasından dolayı fırka kendini fesih etmek durumunda kalmıştır. Yaşanan bu durumdan dolayı ilerleyen süreçte devletin kurucu partisi CHP’nin ilkeleri anayasaya dahil edilmiş ardından gelen İkinci Dünya Savaşı ile birlikte devlet tam bürokratik, rejimi ve mevcut durumu her şeyin üstünde gören aşkın bir role bürünmüştür .Devleti koruma psikolojisiyle bürokratların sosyal ve ekonomik seviyeleri yükseltilmiş devletçi-seçkinci bu grup tamamıyla bürokratik elit haline getirilmiştir. Böylelikle rejim unsurları çevreyi temsil eden kırsal kesimden zamanla uzaklaşmış bu yeni bir merkez-çevre çatışmasına yol açıp Demokrat Parti iktidarını ortaya çıkarmıştır. Demokrat Parti kırsal sesini merkeze yansıtan bir mekanizma olmuş merkezde yer alan bürokratik seçkinlerle iktidarı boyunca mücadele içerisinde bulunmuştur.
1960 darbesiyle birlikte çevrenin bürokratik eliti tasfiye hamlesinin önüne geçilmiş olsa da çok partili döneme geçişin yeni ürünlerinden olan Adalet Partisi iktidarıyla çevre yeni bir rol kapıp merkezle olan çatışmasına devam etmiştir. Bunun sonucu olarak da daha önce nasıl Demokrat Parti ve CHP çatışması yaşanmışsa bu dönemde de Adalet Partisi ve CHP arasında yeni kutuplaşmalar meydana gelmiştir. Demokrat Parti’nin mirasını adlığını söyleyen Adalet Partisi ise bürokrasi ve devletçi elite karşı kırsalı ya da çevreyi yeniden örgütlemeye girişmiştir. Bunu yeni kurulan siyasi partiler takip etmiş bürokrasi ve siyaset mücadelesinde zayıflayan bürokrasiden dolayı kamu kuruluşlarında olma çabalarını artırmışlardır. Böylelikle devletçi-seçkinci yapı çevreden yana yön değiştirmeye başlamış oluşturulan yeni bürokratik sistemle iktidarla uyumlu halde çalışan yeni bürokratik elit meydana getirilmek istenmiştir.
1960 darbesinden sonra gelen siyasi partiler pek askerle zıtlaşmamayı tercih etmiş olsa da bir yandan kendi örgütsel zemini güçlendirirmiş, gerek askeri vesayet olan ordu ya da sivil vesayetin temsilcisi bürokrasiye doğrudan cephe almayarak kendi tepe konumunu sağlamlaştırmak istemişler ve geçmiş tecrübelerden dolayı yeni siyasi riskler almak istememişler. Fakat bu durum özellikle 1970’lerle birlikte sağ sol çatışmasının arttığı döneme denk gelmesinden itibaren çevreden kurulan bu yeni siyasi hareketler direkt çevrenin tarafı olmuş kendi hegemonyalarını gerek sosyal gerek siyasal gerek de ekonomik alanda göstermek istemişlerdir.1960’dan itibaren Devlet Planlama Teşkilatı ile oluşturan devletin özel sektör politikasını belirlemeye başlayan yeni süreci 1970’lerde TÜSİAD’ın oluşturulması takip etmiş ve sonunda 1980’lerle gelişen neo-liberal düzenle birlikte çevreden eklemlenen yeni siyasi süreçlerin eline merkez tam anlamıyla geçmiştir.1960’larda merkezi çevreden koruyan bir darbe gelişirken 1980 darbesi bunun tersine tamamıyla çevreyi siyasette ve bürokraside tam etkin hale getirmek için uğraşmıştır. 1980 darbesinden sonra yeni sürece geçilmesinde sivil-asker işbirliğinin olduğunu söylemek mümkündür. Çünkü 1960 darbesi düşük rütbeli subaylar tarafından gerçekleştirilirken 1980 darbesi direkt ordunun başı tarafından gerçekleştiğinden yönetim yapısını da istediği gibi değiştirmesine sebep olmuştur. Böylelikle 1980’den önce kurulan siyasi partilerin tam olarak kıramadığı bürokrat vesayet 1980 darbesiyle tam olarak gerçekleştiğini, yani cumhuriyetin kuruluşundan beri gelen rejim bekçisi merkezin, Demokrat Parti’nin kurulduğu süreçle başlayan çevreye ivmeli geçmeye başlamasının kırılma noktası olduğu söylenebilir.
1980 darbesi kapatılan STK, Siyasi Partiler gibi engellenen toplumsal yapı sayesinde bürokrasi de yeni oluşturulmak istenen çevre iktidarının tekeline verildiği söylenebilir. Kısaca Devletçi-Seçkinci yapı bu dönemde Geleneksel-liberal yapıya yer değiştirdiği yeni bir bürokrasiye yönelmiştir. Kısaca Cumhuriyet döneminin bürokratik eliti bu dönemde tamamıyla tasfiye edilmiştir diyebiliriz.
1980 darbesi her ne kadar Atatürk devrimlerini korumak amacıyla yapıldığı söylense de yeni merkez-çevre ilişkisiyle gerici hareketler çoğalmış ve bunun sonucunda 1990’larla birlikte faili meçhullerin yeniden başladığı ve mafya-devlet ilişkilerinin gündeme geldiği ayrıca tarikat liderlerinin devlet kanalında itibar sahibi haline geldiği yeni bir dönem başlamıştır. Bu süreç post modern darbelerin önünü açmış askeri vesayet sivil vesayetin önüne geçmek istemiştir. Nasıl 1960 darbesi sonrası kurulan ,çevrenin yeni temsilcisi Adalet Partisi iktidar olduysa 28 Şubat sonrası kademeli bir şekilde kurulan AKParti ise çevrenin yeni temsilcisi olarak askeri vesayetle mücadele içerisine girmiştir. Askeri vesayetten kaynaklı ,çevrenin yaşadığı mağduriyeti her zaman dillendiren bu yeni siyasi iktidar bürokratik eliti de kendi himayesine tamamen almış; bürokratik aşkıncılık ya da aşkın devlet kavramlarını rafa kaldırarak oluşturduğu cumhurbaşkanlığı hükümet sistemiyle aşkın siyaseti gündemimize getirmiştir. Yani parti uygulaması hükümet uygulaması olurken, hükümet uygulaması da parti uygulaması haline gelmiştir. Bürokrasi de tamamen cumhurbaşkanlığı iradesine bağlanmıştır.