ÖTEKİ-LEŞTİR-ME VE TOPLUMSAL OTİZM

““Şol gökleri kaldıranın, /Donatarak dolduranın,/Ol Deyince Olduranın, Doksan dokuz adı ile!..”

Hala net olarak amaçları belirlenemeyen  ve gerek ülke ve gerekse toplumsal barış ve kardeşliğimize zarar veren, Gezi Parkı protestoları sonucunda en çok kullanılan kelime “ötekileştirme” olmuştur. Ötekileştirme konusunda psikolojik tahlil yapmak uzun zamandır gündemimdeydi,sürekli olarak ötekileştirilmiş biri olmanın verdiği bir tecrübeye sahip olduğum için konuyu, öteki haline getirilmiş bir çok açıdan değerlendirdim uzun uzun düşündüm, bir çok makale ve tesbiti okudum,bazılarını not aldım, alıntılar yaptım yazımı yazarken bile bana dair devam eden ötekileştirmeleri bazen içine girerek izledim, bazende yukarıdan bakarak gözlemledim.

Öteki haline gelen yada gelenlere reva görülen  toplumsal duyarsızlık ki ben buna toplumsal otizm adı veriyorum. Bir birayin ne kadar tutarlı, nereye kadar inançlı,nasıl bir kişiliğie sahip, reklamını yaptığı kendisi’nin aslında ne olduğunu net olarak gösteriyor,bu kıstaslar sadece bireyler için değil toplumlar ve topluluklar içinde birebir geçerli

BANA ÖTEKİLEŞTİRME TARZINI SÖYLE, SANA NE HALT OLDUĞUNU SÖYLEYEYİM.

İnsan, “toplum” adını verdiğimiz sosyal bir ortamda dünyaya gözlerini açan bir varlık. İçine doğduğu toplumsal gerçeklikler, değer yargıları, inanışlar, beğeniler, tercihler, örf ve adetler büyük ölçüde onun “kim olacağını” yani “sosyal kimliğini” belirler.

Hepimiz bir sosyal gruba ait olmaya, varlığımızı kabul ettirmeye ve ait olduğumuz toplumda kendimize bir yer edinmeye çalışırız. Hayattaki en temel varoluşsal kaygılarımızdandır ait olma ve onaylanma güdüleri. Sonuçta “ben” dediğimiz şeyin yani kimliğimizin şekillenmesi, büyük ölçüde “toplumsal aidiyet” güdümüzün tahakkümünde gerçekleşen bir dizi süreci kapsar.

Sahip olduğumuz kimlikler, basit birer etiket olmaktan çok daha fazlasıdır aslında. (doğrusu insan denilen varlıklar olarak biz, tüm kimliklerimizin/etiketlerimizin alt alta yazılıp toplanmasından da çok çok daha fazlasıyız) İnsanların, kendi sosyal rollerine ve bu rollerin sergilendiği sosyal gruplara -zamana ve ortama göre değişen- psiko-sosyal yatırımları mevcuttur. Bir bakıma, Yalom’un dediği gibi, Hayat serüvenini seyircisiz yaşamak insanoğlunun başına gelebilecek en kötü duygulardan biridir!

İnsanlar, karmaşayla başa çıkabilmek için çeşitli durumları, olayları ve insanları kategorilendirirler. Bu kategorizasyon esnasında “ben” oluşturulurken onun karşısındaki “öteki” kavramı da inşa edilir. Ait olduğumuz grupların normlarına uygun benlikler oluşturmaya çalışırken, bir yandan da, reddettiğimiz grupların itici gücüyle benlik inşaatımızın harcını kararız. Yani insanoğlu, kabul ettiklerinin yanı sıra reddettikleriyle de var olmaya çalışır.

İnsanın bir sosyal kimlik oluşturabilmesi için; sosyolojik bir kavram olan ve “din, etnitisite, dil ve kültür açısından farklı olan toplumsal kategoriler” olarak tanımlanan “öteki” denilen şeye ihtiyacı vardır aslında. Kendi içine bakan, ötekine de bakmış olur aynı zamanda; ötekine bakan kendini görmüş olur fark etmese de…

Öteki, biz olmayanın klişeleştirilmesidir ve ne yazık ki, modern zamanların algılamaları çarpıttığı zihinlerde, tehdit içeren ve önlem alınması gereken bir unsur olarak tasarlanmaya başlanmıştır. Bu tasavvurun sonucunda literatürümüze armağan edilmiş olan “ötekileştirme” kavramı ise, kendimizden farklı gördüğümüz kişileri dışlama, yabancılaştırma, düşman haline getirmeyi ifade etmektedir.

Her ne kadar düşmanca duygular/düşünceler içerse de, yaşamımızda sık sık düşmekteyiz ötekileştirme tuzağına. Ötekini niçin ötekileştiririz? Başkalarının bizim gibi davranmasını, bizim gibi düşünmesini, kısacası bize tabi olmasını istediğimizde ve bizden bağımsız, özgür ve özgün varoluşuna saygısızca davranmayı hak olarak gördüğümüzde ötekileştiririz ötekini. Oysa ötekileştirme anlamayı ve diyaloğu imkansız kılar.

Kişilerarasında olduğu kadar; farklı sosyal gruplar, toplumlar ve kültürler arasında aşılması imkansız duvarların örülmesine neden olmaktan ve düşmanlığa davetiye çıkarmaktan başka bir işe yaramaz.

Farklı olarak algıladığımız, kendimiz gibi olmadığına hükmettiğimiz her şeyi ve herkesi acımasızca eleştirme, hor görme, hatta lanetleme hakkına hiçbirimiz sahip değiliz. Allah’ın emrine saygı ve yaratıklara merhamet, yaratılanı yaratandan ötürü hoş görmek bizim dinimizin, kültürümüzün en temel esaslarından birisi değil miydi yoksa?

Tüm münasebetlerinde akılcı ve ölçülü olmayı, düşmanlık yerine dostluk ve sevgi bağlarının kurulmasını, öfke, hiddet, intikam veya öç yerine hilmi (huy, tabiat yumuşaklığı), kötülük yerine ihsanı ön plana çıkaran bir kültürün çocukları olmamıza rağmen; hem toplum hem de birey olarak ötekileştirmenin tuzağına düşüp, empatinin cenaze namazını kılışımızın hemen akabinde ayrımcılık ve düşmanlığın fidelerini kendi ellerimizle dikmekten de çoğu zaman geri duramıyoruz ne yazık ki.

Empati sürecinde, diğerlerinin duygularını/düşüncelerini anlamaya-anlamlandırmaya çalışarak hoşgörü temelli benliksel tatlar damıtılıyorken; ötekileştirmede ise sizden olmayanı, size benzemeyeni elinizin tersiyle öyle bir itersiniz ki bu itiş gücünün yaratmış olduğu öfke ile kendi benliğinizin altını daha kalın enaniyet çizgileri ile çizmekten başka bir şey yapmamış olursunuz.

Ne kadar “ötekileştirirsek” diğerini, o kadar “ben” olmuş sanırız kendimizi. Ne büyük yanılgı oysa ki… Kendimizden farklı olanlara gösterdiğimiz ilgi ve anlama çabası; kendimizi kavrayışımızın ve kimlik/benlik bilincimizin derinliğinin/gelişkinliğinin göstergesidir.

İdeolojik kamplaşmalar, terörizm, ırkçılık, aşırı milliyetçilik, fanatizm; hepsi ötekileştirme kültüründen beslenir. Basit bir psikolojik mekanizmanın, grup kimliğini bir zırh gibi kuşanıp kendisinden farklı saydıklarına nefret yağdırması şeklinde aşırılıkçı bir oluşuma dönüşmesi; paranoid bir şekilde “biz ve onlar” olarak bölünmemize, parçalanmamıza, düşmanlaşmamıza hizmet etmekten başka bir işe yaramaz. Böylelikle de ötekileştirme kültürü, zülmü haklı çıkarmanın en büyük hizmetkarlığı görevini layıkıyla yerine getirmiş olur.

Irkçılık ve düşmanlığın en büyük besin kaynağı ötekileştirmektir ve ötekileştirilenler kadar ötekileştireni de yakar kavurur aslında bu duygu. Dünya tarihinin bilinen ilk ırkçısı “şeytan”dır. Kendi yaradılışını/özünü üstün saymış ve itaat sınavını topraktan yaratılmış olanı hakir görerek kaybetmiştir.

 

Yorum yapın