"Bak bu benim babam.."
"Bak bu benim babam

Bak Bu Benim Babam: Annelik, Vicdan ve Ermenek’in Unutulan Dayanışma Ruhu
Çocukluk çağımızın o masum günlerini hatırlayın. Birçoğumuzun oyunlarına, hayallerine ve geleceğe dair kurduğumuz o ilk cümlelere eşlik eden bir klişe vardır: "Ben büyüyünce anne olacağım." Yıllar hızla akar, zamanın çarkı döner ve o küçük kız çocukları büyür, serpilir; kimisi beklediği mutluluğu bulur, kimisi hayatın zorlu sınavlarıyla yoğrulur. Ancak herkesin annelik serüveni aynı çizgide ilerlemez. Kendi iç dünyamda akıl sınırlarımı ne kadar zorlasam da, annelik kavramını sadece biyolojik bir süreçle sınırlayamadığım anlar oluyor. Bu, bir eksiklikten ziyade, o kutsal sorumluluğun ağırlığı karşısında duyulan derin bir saygı ve belki de bir "vicdan muhasebesi"dir.
Modern Dünyanın Acımasızlığı ve Görünmez Çocuklar
Dünyanın dört bir yanında acı çeken, sevgiden mahrum büyüyen binlerce çocuk varken, annelik gibi yüce bir sorumluluğu üstlenip bu acılara karşı kayıtsız kalmak, modern insanın en büyük çıkmazı haline geldi. Belki de bir anne olarak bu acıları görmezden gelmek, vicdanımın kaldıramayacağı bir yük olurdu. "Anne olacak kadar sorumlu ve yeterli miyim?" düşüncesi, aslında modern insanın bireyselleşmiş yalnızlığının ve dünyadaki adaletsizlik karşısındaki çaresizliğinin bir yansımasıdır. Konfor alanlarımızdan çıkıp bir çocuğun elini tutmak, sadece biyolojik bir eylem değil, aynı zamanda etik bir duruştur.
"Bak Bu Benim Babam!" Diyebilmek: Bağın Ötesindeki Gerçeklik
Toplumumuzda annelik ve babalık genellikle sadece kan bağına indirgenir. Oysa gerçek ebeveynlik, bir çocuğun yarasına merhem olmak, onun hayallerine el uzatmak ve her şeyden önemlisi ona güvenli bir liman olmaktır. Bir çocuğun, hayatındaki o şefkatli figürü işaret ederek büyük bir gururla "Bak, bu benim babam!" ya da "Bu benim annem!" demesini sağlamak, kan bağından çok daha yüce bir aidiyet değil midir?
Eğer bir çocuğun gözündeki o ışıltıya vesile olabilirsek, onu hayata tutundurabilirsek, hâlâ o şefkatin taşıyıcısı değil miyiz? Neden toplumun dayattığı katı kalıplar, zihnimizdeki bu fedakarlık duygusunu "imkansız" veya "farklı" olarak kodluyor? Belki de bu masumların yeryüzündeki varlığı, bizim kendi konfor alanlarımızı sorgulamamıza neden olan en büyük sınavdır.
Ermenek’in Kadim Kültürü: Paylaşmak Bizim Mayamızda Var
Ermenek'in o kadim topraklarında; Toroslar'ın eteklerinde, komşuluğun, paylaşmanın ve dayanışmanın en saf halini görmüş bir kültürün mirasçılarıyız. Ermenek’in taşlı yollarında, soğuk kış akşamlarında bir kap yemeği bölüşmenin, komşunun çocuğunu kendi çocuğu gibi bağrına basmanın erdemiyle büyüdük. Bizim kültürümüzde "el kızı" ya da "el oğlu" yoktur; "bizim çocuk" vardır. Ancak bugün, çevremizdeki olaylara ve ihtiyaç sahiplerine karşı ne kadar duyarlıyız?
Şehirleşme ve modernleşme, bizi kendi evlerimizin içine hapsetti. Eskiden sokaklarda oynayan çocukların sorumluluğu, sadece o sokağın sakinlerine aitti. Bugün ise o eski "mahalle" ruhunu kaybederken, belki de vicdanımızı da o beton yığınlarının arasına gömdük. Çok mu materyalist olduk? Yoksa acı çeken bir çocuğun elini tutamayacak kadar, kendi dertlerimize mi gömüldük?
Bir Çağrı: Ermenekli Hemşehrilerim, Vicdanımıza Dönelim
Ermenekli hemşehrilerim, bu sorular sadece benim değil, aslında vicdanı olan herkesin kendine sorması gereken sorulardır. Bir çocuğun hayatına dokunmak, sadece bir iyilik değil, dünyanın en büyük devrimidir. Karaman’ın bu şirin ilçesinde, dayanışma ruhunu yeniden canlandırmak zorundayız. Bir çocuğun başını okşarken, onun geleceğine dair bir umut ışığı yakarken gösterdiğimiz o kadim cömertliği, neden hayatımızın her alanına yaymıyoruz?
Annelik ve babalık, sadece dünyaya bir çocuk getirmek değil; dünyayı her çocuk için daha yaşanabilir, daha şefkatli ve daha adil bir yer kılmaktır. Eğer bir çocuğun "babası" veya "annesi" olma şefkatini içimizde taşıyabiliyorsak, insanlık sınavını geçiyoruz demektir. Bugün bir çocuğun elinden tutun, ona güven verin; göreceksiniz ki, o çocuğun gözündeki parıltı, sizin de ruhunuzu yeniden inşa edecek.
Ayşenaz Çimen