Sürüden ayrılanı kurt kapar! Ya sürüde kalanı?
Türk Dil Kurumu, atasözünü ‘uzun deneme ve gözlemlere dayanılarak söylenmiş ve halka mal olmuş, öğüt verici nitelikte söz’ olarak tanımlıyor. Çocukluğumuzdaki duyup akıllarımıza kazıdığımız atasözleri ve deyimlerin, kişiliğimiz ve hayatı yaşama biçimimiz üzerindeki etkileri tartışılmaz. Peki bu öğütlerin üzerimizdeki etkisi sizce hep pozitif yönde mi oluyor? Bir atasözü, örneğin ‘sakla samanı, gelir zamanı’ bizi bir taraftan tasarrufa yönlendirip, bugün gereksiz görülen şe

Samed Behrengi adını hiç duydunuz mu?
1939 yılında Azerbaycan Tebriz’de doğar. Aslen İranlı olan yazar çocuk hikayeleri ve masal derleyicisidir. Öğretmen okulunu bitirip birçok köy okulunda öğretmenlik yapar. Azerbaycanlı köylü çocuklar için masallar yazar. Dilden dile dolaşan öyküleri derleyerek Azeri Türkçesi ve Farsça olarak yeniden kaleme alır.
Ülkemizdeki en bilinen eserlerinden biri Küçük Kara Balık’tır (yeri gelmişken küçük bir not düşeyim: bu kitabı 1970’li yıllarda ülkemizde ilk kez yayınlayan Gözlem Yayınevi, benim yayıncılıkta çıraklık dönemimi geçirip kalfalığa evrildiğim bir kuruluştur).
Gelin bu kitabı kısaca bir göz atalım:
‘Bir zamanlar bir kayanın altında annesi ile birlikte küçük bir kara balık varmış. Bu balık yaşadığı yerden çok sıkılmış ve yeni yerler görmek istiyormuş. Annesi her seferinde ona başka bir yer olmadığını söylüyormuş. Küçük kara balık bunu dillendirdikçe etraftan duyanlar da onu dışlamaya başlamışlar. O da bir gün annesini de geride bırakarak yaşadıkları gölden ayrılmış. Bir derenin akıntısına karışarak uzaklara yol almış. Bir yere gelip orada kurbağa yavrularını görmüş. Ancak ilk defa farklı bir canlı gören kurbağalar ondan korkmuş ve onu istememişler. Az ilerde bir kertenkele görmüş ve onunla konuşmaya başlamış. Kertenkele onun farklı ve akıllı olduğunu anlamış ve ona pelikanın torbasına düşerse ölmemesi için torbayı delecek bir kama vermiş. Küçük kara balık etrafı gördükçe merakı, düşünceleri daha da artmış, gördüklerini sorgulamaya yeni fikirler üretmeye başlamış.
Biraz daha ilerledikten sonra bir balık sürüsü görmüş. Onlarla ırmağa gitmek istediğini söylemiş. Ancak tüm balıklar ırmakta bulunan pelikandan korkuyorlarmış. O, birkaç tanesini ikna edip birlikte yola koyulmuşlar. Ama biraz ilerledikten sonra pelikanın torbasına düşmüşler ve küçük kara balığın yanındaki balıklar onu suçlamışlar ve pelikandan onları bırakması için yalvarmışlar. Pelikan ise onlara kara balığı öldürürlerse onları serbest bırakacağını söylemiş. Küçük kara balık ölü numarası yapmış ve kertenkelenin ona verdiği kama ile pelikanın torbasını delip denize düşmüş ve orada büyük balık topluluğu ile karşılaşmış, ‘‘tüm hayallerim gerçek oldu’’ derken bir kara batak onu yakalayıp yavrularına yem etmek için hızlıca karaya götürmüş. Kara batakla ne kadar konuşsa da onu ikna edememiş ve kara batak onu midesine indirmiş. Orada minik bir yavru balık görmüş. Ağlayan ve korkan yavru balığın kaçmasına yardım etmiş ancak kendisi midede kalmış. Son çare elindeki kama ile kara batağı midesini delmiş ve kaçmış. O günden bugüne bir daha küçük kara balıktan kimse haber alamamış.’
Şairin dediği gibi:
….
Koyun gibisin kardeşim,
gocuklu celep kaldırınca sopasını
sürüye katılıverirsin hemen
ve âdeta mağrur, koşarsın salhaneye.
Dünyanın en tuhaf mahlukusun yani,
hani şu derya içre olup
deryayı bilmiyen balıktan da tuhaf.
….
Bence Shakespeare hayatın anlamını: ‘olmak ya da olmamak işte asıl mesele bu’ diye açıklamasını ‘sürünün içinde mi olmak yoksa dışında mı?’ olarak algılamamız çok da yanlış olmaz. Kısaca, uzun ama sıradan boş bir hayat mı, risklerine rağmen dolu ve anlamlı bir hayat mı?
Şimdi karar sizin.
Şairin tarif ettiği koyun gibi mi ya da küçük kara balık gibi mi yaşamak?
Ne dersiniz?