Niçin Mustafa Kemal?
Mustafa Kemal demek; cumhuriyet, devrim, yenilik, çağdaşlık demektir. Cumhuriyetin altı ilkesinin tarihsel kökenleri, milliyetçilik ve laiklik kavramlarının Türk toplumuna özgü gelişimi üzerine bir değerlendirme.

NİÇİN MUSTAFA KEMAL?
Bu soruyu soranlara verilecek cevap çok açıktır. Mustafa Kemal demek; cumhuriyet demek, devrim demek, yenilik demek, çağdaşlık demek, üretmek demektir. Saltanatın ve hilafetin kaldırılması demek, yani cumhuriyet demektir. Dil ve tarihin değişmesi ve yenileşmesi, milliyetçilik demektir. Eğitim birliğinin bütünlüğü, tekke ve zaviyelerin kapatılması, laiklik demektir. Hem kamulaştırmaların hem ekonomik uygulamaların oluşumu, devletçilik demektir. Sağlık ve tarım uygulamalarının hayata geçmesi, halkçılık demektir. Hukuk ve yenilikler ve yenilikçi girişimler, devrimcilik demektir.
Yani bir bütün oluşturursak hepsi beraber cumhuriyet demektir. Bunlardan herhangi birisinin eksikliği, bütünden bir parça koparmak demektir. Kişi ve zümrelere hizmet etmeden, tüm halkı kapsayan bir bütün demektir. Yani Misak-ı Millî sınırları içindeki halkın iradesi demek, yani Kuvâ-yı Milliye ruhu demektir.
Biz gerek Birinci Dünya Savaşı'nda gerek cumhuriyet kurulduktan sonra, ülke genelinde bütün etnik kökenleri tek çatı altında toplamış, millî birlik ve bütünlük içinde "Yurtta sulh, cihanda sulh" ilkesiyle dünya devletlerine örnek bir yaşam biçimi oluşturmuş bir yapıyı hayata geçirdik.
Mustafa Kemal, cumhuriyet anlayışının altyapısını gittiği bütün cephelerde hazırlamıştır. "Türkiye Cumhuriyeti milliyetçi, halkçı, devletçi ve devrimci bir cumhuriyettir. Yurttaşların kişisel ve toplumsal özgürlüğünü sabit ve dokunulmaz kılmak, mülkiyet haklarını saklı tutmak cumhuriyetin temel özelliğidir" demiştir. Ve eklemiştir: "Türk milletinin karakterine ve geleneklerine en uygun yönetim, cumhuriyettir."
MİLLİYETÇİLİK
Pek çok tartışmaya konu olmuş konulardan biri de milliyetçiliktir. Yeterince araştırılmamış, ancak üzerinde çok konuşulmuş, herkesin kendisini bir yerlerde hissettiği bu kavram; 18. yüzyılda Batı Avrupa'da sömürge devletlerinin kendi çıkarlarına uydurduğu, topluma ona göre şekil verdiği, kendisinden olmayan insanları ikinci sınıf vatandaş olarak gördüğü bir yapı olarak ortaya çıkmıştır.
Sömürge paralarını toplumun biçimlendirilmesinde, sanayileşmede ve üretimde kullanan bu devletler güçlenmiş, diğer devletleri ele geçirmiş, ülke içinde kendi pazarını korumuş, dışarıda da milliyetçilik adına etnik temelli bir yapı, yani burjuvazi dediğimiz bir düzen oluşturmuştur. Bu, zorunluluğun bir sonucudur.
Peki sömürge ülkeleri bunlarla uğraşırken bizde, yani Osmanlı'da durum neydi? Türkler, kendi ülkelerinde ve toplum genelinde ikinci sınıf muamelesi görüyor, yönetimlerden uzak tutuluyordu. Bu yalnız Anadolu Türkmenliği değil, dışarıda da Türklüğü simgeleyen, benimseyen her yapı bir kusur olarak görülüyordu.
Yani Türk kimliği, Osmanlı kimliği içinde eritilmeye çalışılıyordu. Eski Türk kimliğinde "budun" olarak tanımlanan millet kavramı yerine ümmet anlayışı yerleştirildi. Kısaca Türk kimliği, hor görülen, hakaret anlamı içeren bir yapıya dönüştü. Osmanlı kültüründe Türklük, benimsenmesi imkânsız, utanç duyulacak bir kavram hâline dönüştürüldü ve alt kimlik olarak görüldü. Türklük bir nevi yabanlık olarak algılandı.
Osmanlı'da Araplar dışında herkes küçük görüldü. Daha sonra Batı'nın etkisiyle — elbette yayılmacı bir politika izledikleri için — Avrupa'ya özenilir duruma gelindi. Yani Araplar yemişimiz, Batılılar uygar, Türkler ise anlayışı olmayan yeteneksiz bir topluluktu. Bugün ABD emperyalizminin tutumu gibi, o gün de Avrupa toplulukları sömürgeye dayandığı için yayılmacı bir politika izliyor, kendilerini eşitlikçi ve özgürlükçü olarak tanıtıyorlardı. Tabii Fransız Devrimleri bunun baş sebebiydi.
Halbuki bugün olduğu gibi, ABD emperyalizmi işgal ettiği ülkelerde — Yugoslavya'sında, Irak'ında, Suriye'sinde gibi — girdiği ülkelerin ekonomik değerini, yani hazinesini kendi ülkesine taşımaktan, kan ve gözyaşından başka ne getirdi? O gün de öyleydi, çünkü emperyalizmin genel özelliği budur: gittikleri bütün ülkelerde yaptığı aynıdır.
Yalnız Avrupa'da Hristiyanlık ve ırkçılıkla ilgilenen Avrupa milliyetçiliği, sömürge ve yayılmacı politikasıyla dünyanın üstün politikası ve ideolojisi konumuna geldi.
İşte bizim gerçek kimliğimizi bulduğumuz, ayaklar üzerine dikildiğimiz an olan Kurtuluş Savaşı'ndan sonra Türk milliyetçiliği — ikinci sınıf, yani hakir görülen, alt kültür olarak lanse edilen Türklük — devrimlerle yönünü Doğu kültüründen Batı'ya çevirerek gerçek milliyetçiliği mazlum uluslara örnek olarak tüm dünyaya gösteren bir kavram hâline getirdi.
Çünkü Türkler, tarihin hiçbir döneminde din, ırk, mezhep ve sınıf ayrımcılığı yapmadan, bir zümrenin hâkimiyetini kurmak için çaba göstermemiştir. Yani İstanbul'un fethinde Fatih'in yaptığı gibi, ortak katılımcı bir anlayışı kabul etmiş, içindeki etnik gruplara yaşama şansını hep vermiştir.
İşte "Mustafa Kemal kimdir?" dediğimizde; ulusal varlığı, toplumun geleceğini korumak için millî kimlik oluşturmuş, yeniden Türk kimliğine dönerek çağa uyan yeni bir devletin kurulmasını sağlamıştır. Daha önceki dönemlerde olduğu gibi — veya bugün de olduğu gibi — haksızlığa karşı haklının yanında yer almış, ezenin karşısında ezilenin yanında yer aldığı bir politikayla tüm dünyada umut olmuş, adını tarihe altın harflerle yazdırmıştır.
Atatürk milliyetçiliği baki kalmıştır, çünkü Atatürk milliyetçiliğinin anti-emperyalist özelliği bunu gerektirirdi. Atatürk şöyle diyordu: "Dünyanın neresinde bir rahatsızlık varsa, bizden ne kadar uzak olursa olsun, bu rahatsızlıkla ilgilenmeliyiz. İnsanlığın tümünü bir bütün olarak görmeliyiz. İnsan kendi ulusunun huzur, mutluluk ve bütünlüğünü düşünüyorsa, başka ulusların da bütünlüğüne özen göstermelidir."
İşte bu da bize "Yurtta sulh, cihanda sulh" diyordu.
LAİKLİK
Laiklik, Türkçeye Latincedeki "laicos" ve Fransızcadaki "laïque" sözcüğünden girmiştir. Bizdeki laiklik ile Batı'daki laiklik uygulamaları sadece sözcük benzerliğidir. Tarihsel oluşum olarak, gelenek ve inanç sistemleri olarak çok farklıdır. Türk toplumu olarak laiklik, tümüyle Türk toplumuna özgü özelliklere sahiptir. Tarihsel olarak gelişme isteğiyle pek çok ülkede bizdeki gibi algılanmaktadır.
Avrupa'da kiliseler, özellikle Katolik kiliseleri, siyasi ve ekonomik gücü yüksek, toprak egemeni durumundaydı. Hristiyanlığı maddî güç olarak kullanıyor, bununla ilgili vergi topluyor, ticaret yapıyor, adam çalıştırıyordu. Askerî birlikleri, mahkemeleri (Engizisyon) vardı. Yani feodal düzenin tüm özelliklerini işleyen, kendi halkını — bizdeki din tüccarları gibi, bugün olduğu gibi o gün de — yöneten Katolik kiliseleri mevcuttu.
15. yüzyılda gelişmeye başlayan kapitalist üretim ilişkileri, kiliselerin despotik ayrıcalıklarıyla birlikte mezhep ve din çatışmalarını kışkırtıyordu. İnsanları düşünemez, düşündüklerini söyleyemez, söylese de inandıramaz hâle getiren "yalnızca her şeyin doğrusunu kilise bilir" anlayışı, kapitalizmin önünde bir engel oldu. Halbuki kapitalizmin gelişimi için feodal kurumların etkisizleştirilmesi, kapitalizmin önünün açılması gerekiyordu.
Protestanlık bu gereksinimi karşılamak üzere ortaya çıktı. Fransa devrimi gerçekleştirildi; İngiltere ve Almanya süreçte eridiler. Katolik kiliselerinin topraklarına el konularak ekonomik ve siyasi güçleri kırıldı; bu sistematik hâle getirildi. Teokratik sistem böylece çöktü, laiklik ilkesi geliştirildi. Avrupa, laiklikle böylece tanıştı.
Türklerde bunlar yaşanmadı. Eski Türkler, geleneklerinde dini çıkar amaçlı kullanmamış, siyaset dışında tutmuştur. İnanç özgürlüğü kişisel bir tercih olarak serbest bırakılmıştır.
İslam dininin peygamberi, devlet kurucusu ve yasa koyucusu olarak hayatın işlerini düzenlerken din ve devlet işlerini birbirinden ayırmıştır. Ana ilke, insanlar arasındaki eşitliği ve adaleti gerçekleştirmekti. İslamiyet'te adalet, hukuk bilginleri tarafından yürütülürdü. Hz. Muhammed'in "Bir günlük adalet, kırk yıllık ibadete denktir" sözüne sadık kalınmıştır.
Yalnız daha sonraki dönemlerde, din adamları kendilerini din âlimlerinin yerine koyup hükümdarlarla birlikte despotik bir sistem oluşturunca, halk yönetimlere katılmadan uzaklaştırıldı. Bu bozulmalardan sonra Mustafa Kemal, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde halka dayanan — Göktürk Toy geleneği gibi, İslam'ın meşveret anlayışının çağdaş yöntemlerle yeniden hayata geçirildiği — bir sistemi kurdu. Göktürk Toy geleneğinde olduğu gibi, iki koyunu olanın da yüz koyunu olanın da oy hakkı eşitlendi.
Türkiye'deki laiklik uygulaması, Batı'dakinden farklı bir özelliğe sahipti. Toplumsal gelişim mücadelesinin sınıfsal nitelikli iç çatışmaya değil, işgale dayanan dış saldırının durdurulmasına yönelik olması, yenileşme mücadelesine halkçı bir nitelik kazandırıyordu. Bunun için halktan kopuk iktidarların yönelişi olan dini siyaset aracı olarak kullanma eğilimi, bambaşka bir durum almıştı.
Batı'da kilise ve soylular, sonrasında burjuvalar, dini siyasi çıkar için kullanmışlardı; bu bir sorundu. Bizde ise Osmanlı'ya yakın çevreler — bugünkü iktidarda olan gibi — ayrıcalıklı konumlarını sürdürmek için dini siyasete alet ettiği, eşitlik ve özgürleşmenin önü kapandığı, bağımsızlığın ve ulusal egemenliğin ayrılmaz unsuru hâline geldiği için laiklik, Türkiye için yaşamsal önem kazandı.
Ve saltanata karşı cumhuriyet, hilafete karşı Diyanet, medrese eğitimine karşı çağdaş okullar, tarikata karşı halk örgütleri kuruldu. Bununla kararlı bir şekilde mücadele edildi, hâlâ da ediliyor.
Mustafa Kemal de "Din ve mezhep vicdan meselesidir. Hiç kimse kimseyi din veya mezhebi kabul etmeye zorlayamaz. Din ve mezhep politika aracı olarak kullanılamaz" diyordu. "Dinden menfaat sağlayan kişiler iğrenç kişilerdir" diyordu. "Buna müsamaha edemeyiz" diyordu.
Ömrü yettikçe bununla ilgili mücadele etti, ama ömrü buna yetmedi.
"Laiklik, din ve devlet işlerinin ayrılması demek değil, yurttaşların vicdan, ibadet ve din özgürlüğüdür" diyordu.