Bu güne nasıl geldik?

1476
0

16 Nisan 2017 de Türkiye’de ne oldu?
(‘Bence’ dememe gerek var mı bilmiyorum ama genede diyeyim ben, anlama özürlüler için.)
16 Nisan 2017’ye gelen ve yolun sonunun başlangıcı sayılabilecek süreç 25 Şubat 2003’te TBMM’ye sunulup genel kurulda reddedilen ve tam adı “Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yabancı ülkelere gönderilmesi ve yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye’de bulunması için Hükümet’e yetki verilmesine ilişkin başbakanlık tezkeresi” yani meşhur 1 Mart tezkeresi ile başladı.
ABD, Ortadoğu’yu yeniden şekillendirerek egemenlik alanını genişletmek amacıyla ve yeni devletçikler yaratma planıyla (Irak’ta nükleer silahlar var yalanı ile) İngiltere’yi de müttefiği yaparak Irak’a saldırmayı planladı.
Bu iş, planlama aşamasında çok kolaydı, zira zaten ileri karakolu durumunda olan Türkiye Irak’ın sınır komşusu idi ve her türlü desteği zaten istemeden verecekti. Bu plan doğrultusunda hukuki şartlar yerine bile getirilmeden, İskenderun’a techizat çıkartılması, Urfa, Mardin civarında depoların ve lojistik üstlerinin hazırlanması başlamıştı bile.
Bu arada ABD’nin hiç beklemediği bir şey oldu, hükümetin ve bir dediklerini iki etmeyen yöneticilerinin tüm çabasına karşı 1 Mart tezkeresi meclisten geçmedi ve ABD’nin, Türkiye ile beraber pikniğe gider gibi planladığı Irak operasyonunu o aşamda çuvalladı.
Ardından zaman uzadı, maliyet arttı, tek bir Coni’nin burnu bile kanaması düşünülmemişti ama binlerce Coni’nin canına mal oldu Irak’ın işgali.
Elbette ABD büyük bir şok yaşadı ve bunu, daha doğrusu emir eri(!) Türkiye’nin kendisine ihaneti olarak algıladığı bu durumu not etti. (Burada 1 Mart Tezkeresi’nin TBMM’den geçmemesinin doğruluğu ya da yanlışlığı çok ayrı bir konu olduğu için o konuya girmeyeceğim.)
ABD’nin Ortadoğu projesi devam etmeliydi ve bu süreçte artık güvenemediği ve en büyük sorunu olarak karşısına çıkan Türkiye’nin hizaya getirilmesi, bir başka anlamda da ona gününü gösterilmesi, yaşadıkları acının maliyetinin sorulması gerekiyordu.
Bunun için ilk tepkiyi sahada savaşan generalleri üzerinden verdi ve bir operasyonla bizim orada bir anlamda gözlemci gibi bulunan askerlerimizin başına çuval geçirerek ve bunun fotoğraflarını tüm dünyaya servis ederek verdiler.
Elbette koskoca Pentagon bu kadar küçük bir tavırla yetinmeyecekti, sorunu kökten çözmek üzere düğmeye bastılar ve ellerindeki büyük kozlardan birini masaya attılar. Sahneye FETÖ yapılanması çıktı ve bu ülkenin büyük çoğunluğu tarafından en güvenilir kuruluşu olan orduyu darmadağın ettiler.
Tek başına ordunun dağıtılması ve güvenilirliğinin yok edilmesi yetmezdi bir de hukuk belası vardı ve ‘Yetmez ama evet’ referandumu ile onunda canına ot tıkadılar.
Sorun epeyi halloldu ama hala bir mesele daha vardı. Tüm eksik ve sakatlıklarına rağmen neredeyse 100 yıldır toplumun farklı kesimlerinin düşüncelerinin yarım yamalak da olsa temsil edildiği bir meclisi vardı Türkiye’nin. Bu eksik ve sakat temsile bile tahammülü yoktu ABD’nin. Ona dikensiz gül bahçesi, kılçıksız hamsi lazımdı. Bir sürü kurum ve partiye dert anlatıp onları ikna etme çabasının maliyeti yerine bir kişi ile muhatap olup (üstelik bu kişiler zaten kendinde icazet almış, rüştü ispatlanmış kişilerden biri olacağından) onunla sorunlarını çözmek çok daha kolay olacaktı elbette.
Son darbeyi vurmak ve sorunu kökünden çözmek için ellerindeki bir kartı daha masaya sürmeye karar verdiler. Ve sahneye, kimsenin nedenini, niyesini anlayamadığı bir ‘Devlet’ projesi çıktı ve anayasa değişikliği ile yasama ve yargı kurumlarının artık gömülme süreci gündemimize girdi.
Bu referandumda umutlandık mı, evet ben kendi adıma umutlandım (bu da benim özürüm). Biraz da etrafımdaki dost ve güvenilir kabul ettiklerimin kurbanı oldum.
Kazanma şansımız var mıydı? (bu soruyuda şimdi soruyor ve cevaplıyorum), hayır kesinlikle yoktu. Zira ortada ne 1917 Rusya’sının atmosferi, ne de 1919 Samsun’unun ruhsal, ekonomik ve sosyal şartları var.
Şimdi ne olacak?
Diyalektiğe inanan birisi olarak tarihin geri değil daima ileriye gittiğine inanırım. Derelerin, denize kavuşmak için devamlı aşağıya aktığına, yukarı doğru akıtma çabasının beyhude olduğuna inanırım. Yalnız bir de tarihin düz bir çizgide değil zikzaklarla ileriye gittiğini bilirim.
Kısa vadede, önümüzdeki sürecin ne yazık ki bu zikzakların geri eğrisi olduğunu görüyorum. Bu sürecin ne kadar kısa ya da uzun olacağı da bizim elimizde.

(Bu yazıyı 18 Nisan 2017’de yayınlamışım.)

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here