ÇEVRE BİLİNCİNİN KÜLTÜREL VE DİNSEL DİNAMİKLERİ

0

Dünya çevre oluşumu üzerinde tasarlandı. Onun içindir ki göller, denizler, karalar, ağaçlar ve hava yaratıldı ama ne var ki insanoğlu savaşlarla, yangınlarla, su kaynaklarını koruyamamakla ; çevreye ve doğal olarak kendi varlık sebebine düşmanca davranmaya başladı. Bu kapsamda tarihte fetih politikalarının daha egemen olduğu dönemlerden dolayı Osmanlı da çevre düşmanı suçlamasından nasibini aldı fakat bu olguların için tam olarak doldurulmadı. Bu olgulara ilişkin tarihsel dayanak var mıydı yoksa dedikodulardan mı konu ibaretti?

Argümanlarımızı tanımlamadan önce çevre, çevre sorunlarının ve çevrenin nelerle ilgili olduğu konusunda kafa yormak gerekir. Şüphesiz yaşamın sürekliliğinin gereği olan çevre, kapağı her durum açısından tanımlanmalıdır. İlk olarak bu tanımlamanın temeli olarak su kirliliği ve su hakkını ele alabiliriz. Suyun günümüzde de eski bolluğunu yitirdiğini varsayarsak; elimizde olanı da kirletilmesi doğada sadece insan değil insanlığa hizmet eden diğer canlıların da yok oluşuna izin vermemiz anlamına gelir. Diğeri ise orman ve ormanların korunmasıdır. Yakın zamanda da şahit olduğumuz şekilde çıkan yangınlar sadece bize oksijen kaynağı ve suyu toprakta tutan ağaçları değil birçok canlı türünün yok olduğunu da bize göstermiştir. Buna ek olarak yaban hayatı ve avcılığa değinebiliriz. Aşırı yapılan avcılık insanlığın gelecek nesillerde de ihtiyacı olan canlıları yok etmekle birlikte doğada o canlıdan beslenen diğer canlıların da türünü azaltmaktadır. Tarım toprakları ise belki de şehir ile iç içe geçmiş olduğundan olsa gerek ki en kritik alanlardır. Son depremler bize göstermiştir ki tarım alanlarına bina yapıldığı vakit bereketli toprakları öldürmekle kalmayıp çok fazla can kaybını da beraberinde getirmiştir. Sonuçta doğru beslenmeyen, betonlaşmış bir toprak mevcut potansiyel verimini de kaybetmeye başlar. Bunların yanı sıra sanayi kirliliği, nükleer kirlilik, şehir atıkları gibi kontrolsüz çevreyi kirleten öğeler de kontrol altına alınması gerekirken çayır ve meraların atık alanı olmamasına özen göstermeliyiz. Son olarak dağınık tarihi yapılar ve kültürel miras bizlere şehir siluetinin bozulacağını göstermekle birlikte zihinlerde tarihsel bir kirliliğe de yol açacağını bizlere göstermektedir.
Çevre konusunu basitçe anlattıktan sonra literatür bizlere çevreyi iki açıdan ele aldığımızı göstermektedir. Birincisi insan merkezcilik diğeri ise çevre merkezciliktir.
İnsan merkezci düşünceye göre ahlakın merkezinde insanın kendisi vardır. Dünyaya karşı sorumluluklarımız olsa da dünya insana hizmet etmeli ve insanın onu korumasını bir lütuf gibi görmesidir.
Çevre merkezci anlayışa göre ise insan doğal ekosistemin bir parçasıdır ve her şey insan üzerinden dönemez. Elbette ki insan doğadaki çıkarlarına uygun olarak davranabilir ama bu herşeyi fütursuzca kullanabileceği anlamına gelmemektedir. Ayrıca bu anlayışa göre doğanın ekolojik bir dengesi vardır ve doğada yaşayan bütün canlılar bu ekolojik eşitliğe uygun olacak şekilde yaşamalıdır.
Osmanlı Devleti’nin temel yasa argümanı dinsel hükümler yani bahsettiğimiz anlayışların temelinde İslam inancı olduğu ve İslam temelli kararlara istinaden çevre üzerine politikalar yürüttüğü görülür. İslam inancının Osmanlı’ya etkise baktığımızda ise Osmanlı padişahlarının aynı zamanda İslam halifesi olması ve buna uygun şeri hükümlere ihtiyaç duyulması örfi gelenekler yanı sıra Kuran’ı Kerim’in de bu hususta temel dayanak noktası olması kanidir. Bunun için Kuran-ı Kerim’deki ilgili ayetler bize bu konuda önemli bir yol açacağını düşünebiliriz. Bu ayetlerden bazılarına baktığımızda Allah’ın yeri göğü, suyu, toprağı, hayvanı kısacası her şeyi insan için yarattığı kanısı oluşabilir fakat başka ayetlerde görüldüğü üzere peygamberlerin toplumu düzenleyici ve kucaklayıcı görevi olması suretiyle yaradan tarafından yeryüzüne gönderildiği konusu geçince, Allah’ın her şeyi insan için yarattığından ziyade insanın yaratılan evrende oluşan ekosistemin bir nöbetçisi olduğu tezi Kuran-ı Kerim’de geçmektedir. Bu iki reaksiyonu dikkate aldığımızda İslam’a göre başta çevrenin insan merkezci bir tutum takındığını düşünsek de çevre merkezcilik ya da tanrı merkezcilik ekseninde insanın çevrenin denge sağlayıcı unsuru olarak değerlendirmek mümkündür.
İslam ,insan merkezcilerin tanımlamalarında olduğu gibi insanı yeryüzün hakimi değil vekili olarak görmektedir. Yani bütün kudret Allah’ın ta kendisindedir. İnsan yaptığı tüm eylemlerden Allah’a karşı sorumludur. Sadece toplum içinde iyi insan ya da duyarlı insan olmak değil Allah’ın rızasını almak için de insan çabalamalıdır. Bunun için insan temel ahlak anlayışını sadece kendi dünyasıyla sınırlı olduğu varsayımında olmamalıdır. Ahlak anlayışı evrende ya da dünyada yaşayan bütün canlıları da kapsayacak şekilde demokratik bir hak, adalet şeklinde tesir etmesi gerekir. Şüphesiz dünya bir ilahi nizam ve ölçüye sahiptir. Bunun dışına çıkan insanoğlu er ya da geç cezalandırılmaya haizdir.
Şimdinin cumhurbaşkanlığı karar namesi gibi Mühimme Defterleri’nde Selçuklu ve Osmanlı’da bu konular bir disipline bağlanmaya çalışılmıştır. Mühimme Defterleri Osmanlı Devleti’nin merkez ve taşra teşkilatında idari ve askeri organlarının yapısını, karşılıklı ilişkileri, çalışma biçimleri ve işlevleri hakkında bir kaynaktır. Bundan dolayı Osmanlı’da çevre düşüncesini irdelerken Mühimme Defterleri’nde yer alan ilgili kararları kitap irdelenmiştir.
Mühimme Defteleri’nde çevre açısından yer alan ağırlıklar sırasıyla, su kirliliği ve su hakkı, ormanların korunması, yaban hayatının korunması ve avcılık, tarım topraklarının korunması, çevre kirliliği, tarihsel ve kültürel koruma, çayır ve meraların korunması altında ele alınabilir.
Bunlardan ilki olan su kirliliği ve su hakkını ele alırsak, İslam’ın suyu yaşamın esas kaynağı olarak görmesi motivasyonundan yola çıkıldığını söyleyebiliriz. Bunun için Mühimme Defterleri’nde ölünün yıkandığı sudan itibaren, suların bağ bahçeye zarar vermeyecek şekilde kullanılmasına kadar ve daha ötesi su yollarının zarar görmeyecek şekilde oluşturulan tedbirlerin karara bağlanmasıdır.
Ormanların korunması hususuna gelince, Peygamber efendimiz (s.a.v) tarafından söylenen “yarın kıyamet günü olacağını bilseniz bile ağaç dikiniz.” ya da atasözlerimizden “Yaş kesen ,baş keser” sözü bizlere önemli bir motivasyon oluşturmakla birlikte Kuran’ı Kerim’de de ağaca ve ağacın korunmasına ilişkin birçok ayet vardır ve ağaç kesenin bir insan öldürmüş gibi cezalandırılacağından bahseder. Mühimme Defterleri’nde daha çok ağaç kesmekten ziyade var olan ormanların korunması ve hayvanların ağaçlara zarar verebilecek şekilde davranmasının önüne geçmeye çalışan hükümler vardır. Bunun yanı sıra zaman zaman ağaç kesenlere ceza verildiği hükümler de gözümüze çarpmaktadır.
Yaban hayatının korunması ve avcılıkta ise İslam, hayvanları, dağları, denizleri de ümmet olarak kabul ettiğinden Kuran-ı Kerim’de insan dışında doğadaki her şeyi de yaradan kendisinde secde ettiğini söylemiştir. Bunlardan hayvanların insan için yaratıldığını belirtip yalnız avlanma hususunda haram ve helal noktasında belli kriterlere dikkat edilmesi gerektiğini de belirtmiştir.
Osmanlı’da İslam anlayışına paralel olarak hayvan barınakları inşa edilmiş ve onlara zarar verilmemesi noktasında yasal önlemler alınmıştır. Avcılıkla ilgili olarak da Mühimme Defterleri’nde ise av hayvanlarının beslenmesi, avlanma yasağı ve av alanlarının korunması ile ilgili hükümler gözlenmiştir. Bu konuyla ilgili padişahların ya da bölgenin ileri gelenlerinin bile sadece av ve av hayvanlarıyla ilgilenen doğancıbaşıları bulunmaktadır.
Tarım topraklarının korunmasına gelince Kuran-ı Kerim’de Allah’ın cansız olan toprağa hayat verdiğini ve insanlığın kullanımına sunduğu buyrulmaktadır. Bunun için Allah’ın toprağın her türlü nimetinden yararlanılmasını teşvik ettiği gibi bir o kadar israf edilip toprağın hor kullanılmasını da yasaklayan hükmü bulunur. Osmanlı’da ise bu ayetlere dayanarak toprağı koruyucu düzenlemeler yapılmıştır. Mühimme Defterleri’nde ise toprağa zarar veren köylüsünden kentlisine herkesin hakkında bir şikayet varsa aleyhine karar verildiği açıktır.
İslam’ın önem verdiği konulardan biri de peygamber efendimizin (s.a.v) “Temizlik imandandır” şeklinde ifade ettiği gibi çevre kirliliği konusudur. Şüphesiz ayetlerde de insanın hem maddi temizliği ya da manevi temizliği ile ilgili hükümler vardır. Bu ayetlerden yola çıkarak Mühimme Defterleri’nde de çevreye çöp atılmasından tut da yolların sokakların bir fiil temiz tutulmasına kadar kararlar alınmıştır. Bununla ilgili de Çöplük Subaşılığı kurularak esnaf ile birlikte temizlik işleri ile ilgili halka uyarı ve gerekirse ceza veren bir örgüt oluşturulmuştur.
Ek olarak Tarihsel ve Kültürel Korumaya da diğer etkenler kadar önem verilmiştir. Kutsal mekanların olduğu yerlerin sit alanı ve milli park olarak ilan edilmesi bunun en güzel örneğidir. Bunun yanı sıra ise cami, medrese, kervansaray gibi yapılarını da koruyucu, Mühimme Defterleri’nde kararlar vardır. Bu işlerde görevli de şimdinin belediye başkanlığına karşılık gelen Şehreminliği vardır. Şehremini imar ve inşaat işlerinden sorumlu olup mimarbaşı ve ilgili vakfiyelerle hareket etmiştir.
Son olarak ise Çayır ve Meraların Korunması’nı ele alabiliriz. Besili hayvanlarımızın yetişmesi için önemli olan bu Osmanlı’dan insan merkezci yaklaşımdan dolayı önemsenmiştir. Şüphesiz çayır ve meraların korunmadığı bir ortamda sağlıklı olarak büyükbaş ve küçükbaş hayvan yetiştirmek mümkün değildir. Bunun yanında tımar sisteminden kaynaklı ordunun at yetiştirmesi gerektiği için çayır ve meraların korunmasında askeri bir disiplin de söz konusudur.
Genel olarak bütün anlattıklarımızı özetlersek, teokratik yapıda olan Osmanlı’da yönetim anlayışı halifelikle özdeşleşen padişahlık sistemi olduğu için. Padişahın yeryüzünde İslamın temsilcisi olduğu durum mevcuttur. Bundan dolayı yasalar belirlenirken ayet ve hadisler karar hükmünde referans olarak daima kullanılmıştır. Mühimme Defterleri incelendiğinde ise toplumda uygun görülen davranış kurallarının hem dinsel açıdan hem de toplumsal açıdan çevreye olumlu etkisi olduğu görülür. Yeryüzünde herşeyin insanın hizmetine sunulduğu varsayımına karşılık, Kuran-ı Kerim’de Allah’ın ekolojik dengeyi de gözeten ayetlerinin olması insan merkezci ve çevre merkezci anlayışının dinimizde dengeli bir halde toplumun hizmetine sunulduğu görülür ki buna tanrı merkezcilik denilebilir. Şüphesiz yerin göğün herşeyin sahibi O’dur. Dilediği zaman dilediği şekilde hayatımıza yön verecek kudreti vardır. Bizler de biz dahil her şeyin Allah’a ait olduğu bilerek yeryüzünde verilmiş bütün nimetlerine sadakatla bağlı olmalı ve fütursuzca onları kullanmamalıyız. Bunun önlemini de devlet en güzel şekilde almalıdır. Çevrenin her konusunda canlıya ve doğaya zarar veren her davranışın caydırıcı cezaları olmalıdır. Nitekim tarihten bu yana getirdiğimiz Türk-İslam kültüründe bizlerin bu duyarlılıkta olması ve diğer milletlere örnek olmamız gerekmektedir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz